Marmaris Bülten
MARMARİSTE DATÇA'DA AKYAKA'DA DALYAN'DA NEREYE GİDİLİR NEREDE KALINIR
Your Voice Your Newspaper... From Marmaris to The World
İSKELE
İSKELE

İSKELE

            Denizin üzerinde derme-çatma bir iskele.  İskelenin üzerindeki iki kişilik masada tek başıma oturuyorum. Tarifi zor bir atmosfer. Önce bulunduğum atmosferin içine girmek veya atmosferi içime almak ister gibi bakınıyorum etrafıma.

            Bir yanım açık deniz. Gözerimi üç yanım ise çam ağaçları ile kaplı.  Arada yeşilin farklı tonlarında geniş yapraklı ağaçlar da var; ama isimlerini bilmiyorum.  Deniz, pırıl-pırıl boncuk mavisi.  Şip-Şip diye ses çıkaran minik dalgalar sahille kucaklaşıp geri dönmese, sesin sesi hiç duyulmayacak.  "Acaba önce çam ağaçları mı vardı?, yoksa ördekler mi?" diye geçiriyorum aklımdan.  Her şeye isim verip kelimelere anlamlar yükleyen insanlar, bunlara da geliş sırasına göre isim vermiş olmalılar.  Arkasından da "çam ağaçları olmalı" diyorum.  "Çam ağaçlarının renginden ilham alıp, ördeklerin erkeğine yeşilbaşlı (Suna) demiş olmalılar.  Aklımın alakasız şeylerle alaka kurmasını deliliğine verip, olmadık zamanlarda, olmadık şeyleri düşünmesine gülümsüyorum.  Ama gece perde-perde inip, deniz bir krater gölüne dönünce, çağrışımların aklımın deliliğinden değil, unutmayı becerememesinden kaynaklandığının ayırdına varıyorum. Çünkü gün geceye dönünce, boncuk mavisi deniz göle, göl, maviliğini okyanus rengine bırakıyor.

            Ve göl; Tanrım, ürperiyorum.  Hafif-hafif esen meltemin getirdiği iyot kokusunu çekiyorum içime.  Karşı sahilde yanan birkaç ışık yıldız gibi görünüyor gözüme.  Deniz yorgunu insanlar çoktan dönmüş evlerine besbelli. Çünkü un beyazı sahil ıssız.

            Yüzünde sert rüzgarların derin izlerini, gözlerinde yaşamışlığın bilgeliğini gördüğüm beyaz sakallı balıkçı, hiç sormadan masaya kavun, peynir, domates, salatalık ve deniz börülcesi bırakıp giderken, her adım atışında iskele sallanıyor. Tekrar geldiğinde, kızarmış ekmek, bir şişe rakı ve kadehler var elinde. İki bardağı tabağımın yanına, diğer iki bardağı da karşımdaki tabağın yanına koyuyor.

Sessizliği ilk ben bozuyorum:

            - Beklediğim biri yok; yalnızım.

            - Görünüşte öylesin.  Bir başına olsan burada olmazdın.

            - Nasıl yani?

            - Genelde beraberiz diyenler yalnızlığı paylaşır. Bakma sen "yalnızlık paylaşılmaz; paylaşılsaydı yalnızlık olmazdı" diyenlere.  Hadi yemeğe başlayadur.  Balıklarda ızgarada, birazdan getiririm.

            - Buz var mı?

            - Olmaz mı? Masana mum, fener yani ışık da istermisin?

            - Hayır teşekkür ederim. Sahilin beyazlığı yeterince aydınlatıyor ortalığı.

            - Haa! Unutmadan, 1 saate kalmaz karşı dağın ardından ay gösterir yüzünü.

Tam giderken geri dönüp;

            -    "Bir şeye ihtiyacın olursa masadaki çıngırağı çal; hemen gelirim" diyor. 

            Bardağın birine rakı, su ve buz koyup karşımdaki tabağın yanına koyuyorum.  Yarım bardak susuz rakı ile bol buzlu su bardağını da kendi tabağımın yanına.  Hani biri çıkıp "neden o bardaktaki rakıyı sulandırdın?" dese, "bilmiyorum" derdim sanırım. Oysa bildiğimi biliyorum.  Tabağıma bir parça peynir aldıktan sonra kadehimi karşımdaki kadehle tokuşturup "Bu geceye ve aşka" diyorum.

            - Aşka mı? Hangi Aşka?

            - Ne demek hangi aşka?

              "İlk aşk", "yıldırım aşkı", "olanaksız aşk", "yasak aşk", "platonik aşk", "biten aşk" gibi bir sürü halleri var aşkın. Onun için sordum  "hangi aşka?" diye.

            - Hımm! O zaman "Gerçek aşka" içelim.

            - En çabuk tüketilen aşka öyle mi? Tamam; gerçek sandığımız "aşka" o zaman.

            - Şifreli konuşuyorsun; gerçek aşk yok mu sence?

            Mis gibi balıkların kokusu gelmese, yaşlı balıkçının yanıma geldiğini fark etmeyeceğim.  Roka, taze soğan, maydanoz koyup, dörde bölünmüş limonlarla süslediği tabağı ve balıkları masaya koyup gidiyor yaşlı balıkçı.  "Hiç konuşmamayı nasıl beceriyor? bu adam"  diye geçiriyorum aklımdan.

            - Bak, dünyada ne kadar insan varsa o kadar da aşk çeşidi vardır. Parmak izlerinin farklı olması gibi.  "Gerçek" varlığı kesin olana denir.  Yani insanın algılamasından bağımsız bir şeydir gerçek; oysa aşkı herkes farklı algılar.  Bu nedenle de gerçek aşk diye bir şey yoktur.  Kendi yaşadığı aşkı gerçek aşk zanneder insanlar. "Ölene kadar", "Sen olmazsan ölürüm", "İlk ve son aşkımsın" , "Gerçek aşk" gibi rengarenk elbiseler giydirirler aşka.  Ve aşk, ilk önce acı renginde olan gerçek elbisesini parçalayıp atar. 

            Gözlerim yüzünde, kulağım sesinde büyülenmiş gibi dinliyorum.  Onun yüzünde de yaşanmışlıkların çizgileri var.  Çöp adam bile çizemeyen ben, onun neşeli, öfkeli, gururlu, alaycı, şefkatli ya da aşka susamış ruh hallerinin mimiklerine yansımasını gözü kapalı çizebilirim. Saçları hafif kırlaşmış. Konuşurken dudaklarının kenarında oluşan kıvrımlar, karşısındakine tepeden bakıyormuş gibi değil de, bilgeliğini bildiğinden eminmiş havası veriyor bu adama. Konuşurken ya önüne bakıyor ya da uzaklara. Hep dalgın ve kirpikleri hep birbirine yakın; kısık bakıyor.  O karşısındakinin gözlerinin içini görüyor, ama kendi gözlerinin içine bakılmasına izin vermiyor.  Gözlerin iç dünyaya girilecek kapı olduğunun farkında olmalı.  Kapıyı aralıyor ama, bu aralık ne içeriye girilecek kadar, ne de içeridekilerin dışarı çımasına izin verecek kadar açık değil.  Gözyaşları ile sulayıp büyüttüğü en acı anıların, en tatlı hazların saklandıkları kuytu köşelerden çıkıp gideceğinden korkuyor sanki.  Ya da bir yabancı gözün, iç dünyasını görüp onu çırılçıplak yakalamasından, yüreğinin şifresini çözmesinden çekiniyor gibi. Aslında verdiği görüntü o kadar doğal ötesi ve sıradan ki!  İlla da bulmaya çalışsam, artılarından çok eksilerini sayabilirim.  Ama saymıyorum. Nasıl olsa "ince ve kırılgan ruhunu, hassas yüreğinin naifliğini kamufle etmek için" kasıtlı yapıyor o eksileri diye kendimi yalanlayacağımı biliyorum.  Tanrım nasıl bir çekim gücüdür bu? Onu merkez yapmış, elektron gibi çevresinde dönüyorum. Duygularımın bir tuzağı ise bu, aklım da mı akıl etmez beni uyarmayı? Kendi yarattığım aşk denizinde pusulası olmayan tekne gibiyim.

            - İnsanın duygularıyla ve tüm ruhuyla hissedip, tensel olarak yaşadığı aşk, "gerçek aşk" değil midir?

            - Anlamıyorsun!  Aslında tam da bu yüzden biter aşk. Çünkü aşk duygu, düşünce ve bedensel olarak karşı tarafı fethetme isteği ve güdüsüdür.  Bu fetihle tatmin olan aşk, eski heyecan ve cazibesini kaybeder.  Yeni fetihlere yolculuklar başladığında ayrılıklar, terk edilmeler, ihanetler de başlar. Delicesine sevilen,  uğrunda ölmeye hazır olunan en yüce aşkla yapılan evliliklerde bile en çok 2-3 yıl yaşanır aşk. İlişki /  birliktelik devam ediyorsa, yerini ya sevgiye ya da alışkanlığa bırakır.  Ama aşk, tası-tarağı toplayıp çoktan çıkmıştır yola. 

            - Bu söylediğin daha çok erkekler için geçerli sanırım.

            - Dediğinde haklılık payı yok değil. Kültürel farklılıklar olsa da, kadınlara kendilerini evlenecekleri adama saklamaları, aşkı evlendiği erkekle yaşamalarının erdemli olduğu öğretilmiştir. Bu nedenle kadınların aşk deneyimi erkeklerden azdır.  Tam tersine erkeklere de  gözü dışarıda olmasın diye,  evlenmeden önce farklı aşklar yaşayıp sonra evlenmesi önerilir. Erkekler evlenmeden de aşkı bütün renkleriyle kadınlardan daha çok yaşarlar. Bu nedenle klasikler dahil en güzel aşk romanlarını yazan erkeklerdir. En yürek titreten aşk şiirlerini yazanlar da erkek sairlerdir. Unutulmaz besteleri yapan, tiyatro ve opera eserlerini yazanlar da erkeklerdir. Sahip olma isteği, güç gösterisi, kıskançlık, rekabet, nefret, acı çekmek gibi duyguları tatmamış, yaşamamış insanların bunları yazması mümkün değildir. Erkekler terk edilmeyi sindiremezler içlerine. Başka nedenlerden bile olsa, terk edilmeyi, tercih edilen başka bir erkeğe bağlarlar.  Bu da kendilerini zayıf, güçsüz ve özellikle cinsel yönden yetersiz hissetmelerine neden olur.  Ruhlarında yaşadıkları bu travma bazı erkekleri  "aşktan kaçan" adama dönüştürürken, bazılarını da onlarca kadını elde edip farklı aşklar yaşamaya yönlendirebilir.  Bu bir nevi, terk eden kadından öç almaktır.  Oysa kadınların belki %80'i "öteki kadın" veya "ikinci kadın" olduklarını bildikleri halde kendilerine olan güvenlerini kaybetmedikleri gibi, aşağılanmış da hissetmezler kendilerini.  Çünkü yüzyıllardır bilinçaltına erkeklerin farklı kadınlarla cinsellik yaşamak konusunda zaafı olduğu, bunun aşkla ilgisi olmayıp erkeğin elinin kiri olduğu ve aşkını esas kadını ile yaşadığı kazınmıştır.  Sonuçta gerçek aşkı erkeklerin yaşayıp, gerçek aşk acısını onların çektiğini söylemek abartı olmaz.

            Bu durumda en özlenen aşk, yaşanmamış aşk oluyor.  En sıradan aşk da, zamanla sevgiye veya alışkanlığa, ya da katlanmaya dönüşecek olan evlilikle biten aşklar. O zaman ayrılıklarla biten aşka da "en büyük aşk" diyebiliriz. Seven, sevilen ama birleşmeleri,  bir arada olmaları koşullar gereği olanaksız olan aşk en acı vereni ve en büyük olanı olmalı. 

            İhtiyar balıkçı bir sigara daha yakıyor.  Ay çoktan karşı tepelerden kurtulup kadının baş hizasına gelmiş. İskeleden karşı sahile kadar altın bir köprü gibi kıpır kıpır yakamozlar. Kadın, zaman zaman başını çevirip baksa da, bunları görmediği belli. İhtiyar balıkçının gözü ise kadında; "başı ne zaman masaya düşecek" diye bekliyor. 

            Bardağını yine yarısına kadar rakı ile dolduruyor kadın. Şişede üç parmak kadar rakı kalmış. Sonra karşısında duran dolu bardağa değdiriyor bardağını. Söylediklerini duyamıyor ama, dudaklarının kıpırtısını görebiliyor ihtiyar balıkçı kadının.   "Çok içiyor ve çok aşık bu kadın" diye geçirdi içinden. Kadının halinden anlamaması mümkün değil. Bu saçı sakalı değirmende ağartmamış. Az aşk acısı çekmemiş hayatında.  Güzel aşklar da yaşamıştı. Ama sonunda bazıları terk etmiş, bazıları da arkalarında acı, hüzün ve özlem bırakarak gitmek zorunda kalmışlardı.  Bu balıkçı köyüne kaçması, aşka yaptığı altın vuruşuydu aklınca. Aşk, "sen beni öldüremedin; o zaman ben seni öldürüyorum" demekti bir bakıma.          Derin bir nefes çekti sigarasından.  Aynı anda kadın da sigarasını yaktı.  Çakmağın alevinin aydınlattığı yüzüne vurunca, salyangozun ağaçta bıraktığı iz gibi, gözyaşlarının şeffaf izleri çıktı ortaya. Çok acı çektiği belliydi. Bu kadar büyük acıyı "şüphe" değil, "Kesinlik" yaşatabilirdi insana. Bu duygu da yabancı değildi ihtiyar balıkçıya. "Kesinlik" diye mırıldanırken içi acıdı.

            Kadın çantasından bir tomar para çıkarıp saymadan koydu masaya. Ayağa kalktı; sendelemiyordu.  Çantasını sol omzuna astı, sağ elinde arabanın anahtarları vardı. İskeleden kumsala, oradan da arabasının yanına gitti.  İhtiyar balıkçı direksiyon kapısının önünde duruyordu. "Lütfen gitmeyin. Çok geç oldu; üstelik alkollüsünüz. Başınıza bir felaket gelsin istemiyorum." dedi şefkat dolu bir sesle.  Kadın alaycı bir gülümsemeyle "yaşadığım acıdan daha büyüğünü yaşatacaksa, buyursun gelsin o felaket" deyip direksiyona oturdu. Anahtarı çevirdiğinde, hem sessizliği hem de gecenin karanlığını yırttı motorun sesi.

            İhtiyar balıkçı da saymadan koydu paraları cebine.  Gözü hiç dokunulmamış sulu rakının altındaki kağıda ilişti.  Kırılacak nadide bir eşyayı tutar gibi aldı kağıdı. Bir sırrı öğrenip, suç ortağı oluyormuş gibi hissetti kendini.

            "Senin, bendeki sen olmadığın kesin. Benim, o anlamları yükleyen sana. Aşkımın suçlusu değilsin"  yazıyordu kağıtta…

          Yüksel Erdoğru  07.07.2009

http://www.yukselerdogru.com 

İSKELE
tarih Tarih: 13.07.2009, 13:07 okunma Okunma: 1546
Yorumlar
Aslında o iskeledeki balıkçı bendim, sevgili Yüksel ablacığım:)) Kimseden almadığım gibi senden de para kabul etmezdim ama masaya bırakıp gitmiştin işte... Bende o paraları geleceğe, kimsesiz çocuklara yatırdım için rahat olsun. Kalemine düşüne yüreğine sağlık...:))
Tarih: 00.00.0000 - 00:00 | Gönderen: Ata Sevgi
Yorumla
Ad Soyad
E-Posta (yayınlanmayacaktır)
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
  
2010 ales