Marmaris Bülten
MARMARİSTE DATÇA'DA AKYAKA'DA DALYAN'DA NEREYE GİDİLİR NEREDE KALINIR
Your Voice Your Newspaper... From Marmaris to The World
O G E C E
O  G E C E

O  G E C E

  

(Depremin 10.Yıldönümü’nde acılar müşterek, mutluluklar ise bireysel. Oğlumun o geceden sağ kurtulduğunu öğrendiğim andaki sevincimi yazmaya utanmıyorum.  Evlatlarım konusunda bencilim, egoistim, duygusal tarafım; çünkü ben anneyim!)

 

Oğlum İ.Ü.Müh. Fakültesini kazandığında Ankara’da oturuyorduk.  İstanbul’daki herhangi bir Yurtta kalmasına gönlüm razı değildi. “Bırak yurtta kalsın” diyenlere,  “O, elini yüzünü yıkamayı bilmez ki! Yataktan kalkıp duşa girer, yurtta bu olanağı bulamaz” gibi çok geçerli bir gerekçeyle itiraz ediyordum!.  Ev tutmak da olmazdı. Daha yumurta pişirmeyi bilmiyordu.  Hem üniversite bu, yeni yeni arkadaşları olacaktı, eve kimin girip çıkacağı belli mi olurdu?.  Ya düzgün arkadaşlar seçemezse kendine, nice olurdu hallerimiz?  Sonuçta eş, dost, akraba ve kurulu bir düzeni ve tüm yaşanmışlıkları Ankara’da bırakıp İstanbul’a taşınmıştım.  İnsanoğlunun kaplumbağadan ne farkı vardı ki? O evini sırtında taşıyordu.  İnsanlar da evini bir kamyona yükleyebiliyordu pek ala. Okulu Avcılar Kampüsü’ndeydi.  Yakın olsun diye Avcılar’da 40 daireli bir apartmanın, bir dairesini kiralamıştım. Yürüyerek okula gidip gelebiliyordu. 

16 Ağustos 1999 akşamı Cihangir’de Alman Hastanesinin arkasındaki taş binanın 2. katındaydık.  Kızım ailece akşam yemeği yemek ve hasret gidermek için davet etmişti.  Kocam Kazakistan’dan daha 2 gün önce gelmişti ve ancak 10 gün izini vardı. Her dakika, her saniye önemliydi bizim için. Öyle çok şey sığdırmamız gerekiyordu ki bu 10 günün içine. Aslında alışmıştım yıllardır çift dikiş yaşamaya.  Yaşamımız sınıfta kalıp, aynı dersleri tekrar okuyan öğrencilerinki gibiydi.   1 - 1,5 ay o yurt dışında, ben Türkiye’de neler yapacağımızı, neler yaşayacağımızı beynimizde hayali olarak yaşıyorduk. İzinli geldiğinde de hayalimizde planladıklarımızın tamamını 10 güne sığdırmaya çalışıyorduk. Geniş zamanlarda tasarlanıp, dar zamanlarda hayalden hakikate dönüştürülen nefes nefese bir yaşamdı bu.  

Rus votkası ile başlayıp, Türk rakısı ile devam edilen masada, harika bir akşam yemeği yiyorduk.  Herkesin birbirine anlatacak çok şeyi vardı. Masanın tek eksiği oğlumdu. Avcılar’daki evde tezini hazırladığı için yemeğe katılamamıştı.  (Tez konusunun “San Francisco Depremi” olduğunu biliyordum. Okuyup araştırdıkça, deprem olmadan önce hayvanlarda, denizlerde, havada hatta algısı yüksek insanlarda gözlenebilir değişikliklerin neler olduğunu, bir deprem anında nasıl davranılması gerektiği konusunda edindiği bilgileri bize de aktarıyordu. Bazen, şu anda hayatta olmasını bu konuda öğrendiği bilgilere borçlu olduğunu düşündüğüm). Saat: 02.00 gibi odamıza çekildiğimizde,  “Mutlulukta zaman ne kadar da hızlı akıyor; 17 Ağustos’un 2 saatini yaşamışız” diye geçirmiştim aklımdan.  

Korkunç bir uğultuyla gözümü açtığımda binanın bir ayakucuna, bir başucuna doğru salıncak gibi sallandığını hissetmiştim. Bina sanki bir sağına düşüp ayağa kalkıyor, sonra soluna düşüyor gibiydi.  Eşyaların her biri ayaklanmış, birbirlerine rast gele vuruyordu. Asırlar gibi uzun gelen bu savaş bittiğinde yataktan kalkabildim. Bir yandan “Deprem oluyor kalkın”  diye bağırıyor, bir yandan da sağa sola çarparak sırtıma bir şeyler giyiyordum. Çantamı alıp odadan çıktığımda herkes odasından fırlamıştı. Henüz elektrikler kesilmediği için, korkunun yüzlerini tanınmaz hale getirdiğini görebiliyordum. “Çabuk dışarıya çıkın” dedim. Refleks olarak evin merdivenlerinden indim ve yine koşarak sokak kapısının önünde başlayan Cihangir’in meşhur merdivenlerini tırmanarak sokağa çıktım. Cebimden oğlumu aradığım anda şehir bir kara deliğin içine düştü. Ne haberleşme yapılabiliyor, ne de çevrede bir şey görülebiliyordu. Katran karası karanlığın içinde kalmıştım.  

Facianın büyüklüğünün farkında değildim.  Bir deprem olmuş ve bitmişti. Sadece oğlumu merak ediyordum ve bir an önce Avcılar’a gitmeye kilitlenmiştim. Bu sokaktan pek taksi de geçmezdi.  Telefonla veya direklere konulmuş zillerle duraktan taksi çağrılırdı. Onun için gecenin bu saatinde pat diye üzerindeki ışıklı panoda “taksi” yazan bir arabanın gelip önümde durması tam bir mucizeydi. Nefes nefese arabaya binen kocam şoföre,  “Avcılar’a gideceğiz” dedi.  Sonra da  elimi sıkı sıkı tutarak “Korkma Efe dışarı çıkmayı mutlaka başarmıştır”  derken sesindeki endişeyi gizleyemiyordu. Gözüm aracın saatine ilişti, 03.06’yi gösteriyordu. Çevre yoluna çıktığımızda 8 şerit geliş, 8 şerit de gidiş yönünde ışık seliyle karşılaştık. Binlerce aracın farları ışıktan bir nehir olmuş akıyordu. İnsanlar ne çabuk düşmüşlerdi yollara. Bitmek tükenmek bitmez yol boyu yıkılmış binalar görmüştük ama  Avcılar’a yaklaştıkça facianın büyüklüğünü kavramaya başlamıştım. Korku filmi izler gibi yüzümü ellerimle kapatıp parmaklarımın arasından bakıyordum çevreye. Bütün binalar birbirlerinin üstüne iskambil kartları gibi devrilmişti. Tek tük ayakta kalan binalar çürük bir diş gibi dikkati çekiyordu.  Avcılar yerle bir olmuştu.  40 daireli apartmanın önüne geldiğimizde yüreğim göğsümü delip çıkacak gibi çarpıyordu.  İnsanları itekleyerek binaya girmeye çabaladığımda, birileri kollarımdan tutup durdurdu. Çevredekilerden biri ışıldakla aydınlatınca sıva ve mermerlerin ortalığa saçılmış,  giriş kapısının yıkılmış ve sadece iki basamak merdivenin inşaat demirlerine asılı kalmış olduğunu gördüm. Diğer basamakların yerinde simsiyah bir boşluk vardı. “Tanrım olamaz!!” diye tırnaklarımı etime geçirdim; şoktaydım.             

Efeeeee!  Efeeee.. Neredesin oğlum?!!  Efeeee!  Ses ver; içeridemisin? Allah aşkına söyleyin Efe’yi gördünüzmü? ; yalvarırım söyleyin gördünüz mü oğlumu?.  Dışarıya çıkabildi mi?”.  Efeee, Efeeee! Neredesin?  Sanki yuvalarına çomak sokulmuş da dışarı kaçışan karıncalar gibiydi insanlar. Yüzlerce mi, binlerce miydiler bilmiyorum.  Koşmak istiyorlar da koşamıyorlardı sanki; sadece hareket halindeydiler.  Hatta hareket halinde değil de, ayaklarının altındaki zemin kayıyormuş da ayakta durmaya çabalıyormuş gibiydiler.   Hep bir ağızdan konuşmanın ve bağrışmanın anlaşılmaz gürültüsü patlıyordu kulaklarda.  Cankurtaran araçlarının sesleri ile benim çığlıklarım da birbirine karışıp geceyi yırtıyor, ama Efe sesime ses vermiyordu.  

Yabancı gelmeyen bir ses  “Korkma kızım, oğlunu ‘binaların önünde durmayın, açık alanlara gidin, parkta toplanın’ diye halkı uyarırken gördüm, o da parkta olmalı” dedi. Bu yaşlı teyze, kapıcının annesiydi, sesinden ve konuşma tarzından tanımıştım onu.  Minnetle boynuna sarıldığımı hayal meyal hatırlıyorum. Avcılar parkına doğru deliler gibi koşmaya başlamıştım. Cam gibi sert bir cisim batıp acısı yüreğime oturduğunda, ayağımın birinde pabuç olmadığının farkına vardım.  Aldırmadan insanları yara yara koşmaya devam ettim parka doğru.  Bir yandan da “Efeee!.  Efeeee!  Ses ver. Efeee..Oğlum neredesin?” diye bağırıp sesimi duyurmaya çalışıyordum. 

Gölgelerin arasından uzun boylu bir siluet kollarını açmış bana doğru koşmaya başlamıştı.  Yaklaştıkça ete kemiğe büründü.  Tıpkı filmlerdeki iki sevgilinin ağır çekim kavuşma sahnelerindeki gibi kucaklaşıp kenetlendik.  Tanrım! O andaki duygular nasıl anlatılır ki? Hiçbir dilin sözlüğünde olmayan duygulardı hissettiklerim. Yeni doğmuş yavrularını temizleyen anne kedi gibi yüzünü gözünü öpüyor, bir yandan da  “Canım. Bir tanem. Efe’m benim, şükür kurtulmuşsun”  diyerek bağrıma bastırıyordum.  Oğlumun “Tamam!  Tamam geçti; bak buradayım” deyip saçlarımı okşaması bile ne gözyaşlarımı durdurabiliyordu ne de hıçkırıklarımı.  

Oğlum binadan çıkışını  “Mantıklı bir nedeni yok, eve gelirken her şeyi bir gün öncesine göre farklı algıladım. Gece pabuçlarımı bile çıkarmadan yatağa uzandım. Deprem olduğunda paniklemedim; garip ama bekler gibiydim.  Başucumda duran el fenerini, düdüğü ve bel çantamı alarak asansörü kullanmadan merdivenlerden hızlı bir şekilde binayı terk ettim. Benim çıkmamdan saniyeler sonra, şu anda dıştan sağlam görünen apartman büyük bir gürültü ile içten patladı” diye anlattı. 

Sabahın ilk ışıklarıyla depremin yıkıcı gücünün enkazları da ortaya çıkmaya başlamıştı.  İlk bilgilere göre depremin saat 03.02’de olduğunu, 7.4 şiddetindeki depremin tüm Marmara bölgesini etkilediğini öğrenmiştik. Bugün resmi kayıtlara göre 20 bin ölüm var denilse de, bu rakamın 50 binin üstünde olduğu ve 100 bine yakın da yaralı olduğu tahmin edilmektedir. 140 bine yakın bina çökmüş, 600 bin kişi de evsiz kalmıştır. Dahası 16 milyon insanın depremden değişik şekilde etkilendiği ve o geceyi yaşayanların tedavisi mümkün olmayan psikolojik travmalarla hala sarsılmaya devam ettikleri bilinmektedir.  Son yüzyılın en büyük doğal felaketi olan 17 Ağustos depremi, binalar kadar ülkemizin de içten içe nasıl çürüdüğünü, devletin denetiminin olmadığını, ülkenin hırsızlar cenneti haline geldiğini ve yetkililerin ihmallerinin acısını suçsuz insanların çektiği gösteren ibret belgeselidir. 

Yakınlarını bu felakette kaybedip, hala dizlerini dövenlerin önünde saygıyla eğiliyorum.  

                 Yüksel Erdoğru  17 Ağustos 2009 

                       http://www.yukselerdogru.com
O  G E C E
tarih Tarih: 20.08.2009, 12:50 okunma Okunma: 1514
Yorumla
Ad Soyad
E-Posta (yayınlanmayacaktır)
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
  
2010 ales