Marmaris Bülten
MARMARİSTE DATÇA'DA AKYAKA'DA DALYAN'DA NEREYE GİDİLİR NEREDE KALINIR
Your Voice Your Newspaper... From Marmaris to The World
KINA YAKMAK…
KINA YAKMAK…

               (1)

             Adapazarı’ındaki çiftlik evinde geçti çocukluğum; her çocuğa nasip olmayacak güzellikte, doğallıkta. Çocuklukta yapılan şeyleri yapamadım, yaşayamadım, içimde özlem kaldı diyenlerden değilim. Çocukluğumu da dibine kadar yaşayanlardanım.  Zaman zaman (galiba sıkça:)) ) yaptığım çocuklukları, böylesine tokken nasıl yaptığıma şaşmam ondandır..
               Rahmetli babam, kucağında göz çevresi hariç her tarafı bembeyaz bir kuzuyla geldi eve.   “Bunu sana aldım, onunla oyna, iyi besle, büyüt, kurban bayramındaki kurbanımız olacak” dedi. Nasıl ki duymak istemeyenler kadar kime sağır olamazsa, ben de babamın konuşmasındaki sadece kuzunun benim olduğunu duydum.  Zaten kurbanın da ne olduğunu bilmiyordum.
             
Karagöz (kuzuma bu ismi vermiştim) hayatımın merkezi olmuştu.  Onunla koşuyor, onunla ip atlayıp top oynuyordum.  Çimenlerin üstünde birlikte yuvarlanıp, birlikte saklambaç oynuyorduk.  Tahtaravallinin bir ucuna onu oturtmayı bile denemiştim.  Yıkıyor, yünlerini tarıyordum.  İkinci plana düştüğünün farkında olan Alaş (Kangal köpeğim) “Bak ben de buradayım” der gibi, karagözle beni hiç yalnız bırakmıyordu. Ceviz ya da elma toplamak veya karadut yemek için ağaçların üzerine çıkacağım zamanlar “Alaş, karagöz sana emanet, ona sahiplen” diyordum.  İkimizi kıskandığını hissediyordum ama, yine de ona sahiplendiğini gözlüyordum.
             
Aradan aylar geçmişti sanırım.  Çünkü karagöz öyle büyümüş öyle semirmişti ki, hani neredeyse üzerine binsem beni taşıyabilecek koyun haline gelmişti.  Bir sabah annem “Gel seninle karagöze kına yakalım” dedi.  “Peki” dedim; annem yapalım diyorsa mutlaka iyi bir şeydi o kına yakmak denilen şey.  Ama annemin gözleri buğuluydu, sanki bakışlarını benden kaçırır gibiydi. Kınayı yaktı; bir süre sonra yıkadı.  Mevsim yazdı; kısa sürede kurudu yünleri karagözümün. Başından beline kadar olan kızıllık nasıl da yakışmıştı ona. Annem “Hadi koyununu öp vedalaş, seni halana götüreceğim; yarın sabah kurban telaşımız olacak, ayak altında yaramazlık yaparsın” dedi.  Ve “Yarın sabah halanla bayram yemeğine gelirsiniz” diye devam ettirdi konuşmasını.  Hayır demedim, yaramazlık yaptığımı biliyordum ve de halamda kalmayı da çok seviyordum.
             
Ertesi gün çiftliğe geldiğimde kocaman bir sofra kurulduğunu gördüm.  Ortadaki tepside koyun kavurması vardı ve çevresindekiler kaşık-kaşık kavurmayı tabaklarına alıyorlardı. “Karagözüm, nerde karagözüm?” dedim. “Kızım sana söylemiştik ya, o kurbandı! sofrada gördüğün karagöz işte” dediler.  Korkunç bir mide bulantısı ile böğürdüğümü, gözyaşlarımın sele dönüp aktığını bugün gibi hatırlıyorum.  O günden sonra 3 – 4 sene süren, doktorların “zafiyet” dediği hastalığa yakalanmamı ve hasta olduğum için ilk okula gidemeyişimi hep bu travmaya bağlarım..


             
( 2)

                   Gelin olacak kızlara düğünden bir gece önce kına yakılır.  Oldukça yaygın bir adettir bu. Gelin olacak kızın eline ve ayaklarına yakılan kınanın anlamı: “Sen artık sürüden ayrılan kuzusun, kocanın kurbanısın, o ne derse onu yapacaksın, kendini kocana, ailesine ve çocuklarına kurban edeceksin” demek bir anlamda.
             
Gelin olacağım zaman kına gecesi yaptırmadım.  Gelinlik giydim ama düğün yaptırmadım. Her iki ailenin yakın bireyleri düğün yemeği yerken, sevdiğim adam beni elimden tutup, Samsun Gemisine kaçırdı.. 21 günlük bir balayından döndüğümde, kendimi kurbanlık bir koyun değil, mutlu bir kadın olarak hissediyordum.

              (3)

Oğlum üniversiteyi bitirdi; mastır nedeniyle tecil almayı düşünüyordu.  Ona önce  4 aylık kısa dönem askerliğini yaparak yurttaşlık görevini yerine getirmesini önerdim.  Kabul etti. Yolcu ederken arkadaşlarının “en büyük asker bizim asker” diyerek havalara atıp tutmalarına mani olamadımsa da, eline kına yakmadım, yaktırmadım.  Saçlarıma güller takarak uğurladım oğlumu.  Anlamı “güle güle git, güle güle dön” demekti benim için..
            
Bir kaç gün sonra “Kurban Bayramı”.  Yan yana hiç yakıştıramadığım, bağdaştıramadığım iki kelime  “Kurban” ve “Bayram”.  Birinde ölümün korkusu, diğerinde yaşamın sevinci var.  Bir canlının öldürülmesinden nasıl bir mutluluk duyulur ve bayram yapılır hiç bir zaman anlayamadım!..
                
Bana “Dini vecibe” falan demeyin lütfen.  Hiç bir dinin, hiç bir canlıya (koyun, kadın, erkek vb. ) kurban olma görevini vermeye ve de din uğruna bir canlının diğer bir canlının canına kıymaya hakkı olduğunu kabullenemiyorum ben.

    Yüksel Erdoğru / Marmaris                                                                 

          www.yukselerdogru.com 

KINA YAKMAK…
tarih Tarih: 30.11.2009, 04:17 okunma Okunma: 2340
Yorumla
Ad Soyad
E-Posta (yayınlanmayacaktır)
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
  
2010 ales