Marmaris Bülten
MARMARİSTE DATÇA'DA AKYAKA'DA DALYAN'DA NEREYE GİDİLİR NEREDE KALINIR
Your Voice Your Newspaper... From Marmaris to The World
CUMHURİYET MİTİNGLERİ DERDE DEVA MI?
CUMHURİYET MİTİNGLERİ DERDE DEVA MI?

CUMHURİYET MİTİNGLERİ DERDE DEVA MI?

            Yıllardır tehlikenin farkında olan yurtseverlerin, “Susma! Sustukça sıra sana gelecek” şeklindeki uyarıları ne kadar etkili olabilmiştir?. Tehlikenin büyüklüğünü yazarak, çizerek, meydanlarda avaz-avaz “Susma! Sustukça sıra sana gelecek” diye seslendirerek başarıya ulaşılmış mıdır?

Hayır, yanlış anlaşılmayayım.  Kişisel olarak benim de katıldığım bu mitingler, gereksiz tepkilerdi demek istemiyorum. 72 milyondan daha fazla insanın yaşadığı Türkiye’de, halkın çoğunluğunun gerçekleri görmesine mi neden olmuştur yoksa mazlumu oynayan R.Tayyip Erdoğan’ın ekmeğine yağ mı sürmüştür? Dahası halkın çoğunluğunun neden tehlikenin farkında olmadıklarının veya farkında olsalar bile tepkisiz kalmalarının nedenini anlamaya-çözmeye çalışıyorum.  Çünkü halk gerçekten tehlikenin farkında olsa, karşı devrimin bu kadar yol alması mümkün olamazdı.  Ülkemiz çağdaşlık, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olma sınırları dışına atılamazdı. 

 Eğer halk tehlikenin büyüklüğünün farkında olsa, emekli subaylarımız, aydınlarımız, bilim adamlarımız, siyasetçilerimiz, kitle örgütleri mensupları susturulamazdı. Emperyalistler meydanı iyice boş bulup, amaçlarını gerçekleştirmelerine yardım edecek olanların hükümetin başına geçmesini sağlamazlardı.  Hükümet edenlerin kendi ideolojilerini topluma zorla kabul ettirme eylemlerinin, rejimimizi değiştirme girişimlerinin adı olan “yola devam” iktidarda olamazdı.

14 Nisan 2007′de, Ankara Tandoğan’daki Cumhuriyet mitingi dün gibi hafızalardadır. Bir Milyon’un üzerinde insanın tek yürek olduğu gündü. Ankara, Ankara olalı böyle bir halk yürüyüşü görmemişti.  Keza Çağlayan ve Manisa mitingleri de aynı coşku ile yapılmıştı. Meydanlara gelemeyen, ama beyniyle, yüreğiyle meydanlardaki insanlarla gönül birlikteliği içinde olan yurtseverlerin sayısı da katılımcılar kadardı belki de.  Ama yetmedi. 

10 yılda, 15 milyon genç yaratmış Atatürk’ün huzuruna çıkanlar, Türk gençliğine emanet edilen Cumhuriyet’e tam anlamıyla sahip çıkamadıklarını, mazeret olarak da küresel sömürü güçlerinin güdümündeki politikalarla borç batağına sürüklenen ülkemizde demokrasi, özgürlükler ve Cumhuriyet’in temel değerlerinin aşındırıldığını, dilimizin yozlaştırıldığını, inanç sömürüsünün korkunç boyutlara geldiğini hüzün ve utanç içinde yüzleri kızararak söylediler Ata’larına. Sanki Atatürk Büyük Nutkunda bu günlerin gelebileceğini, dahili ve harici bedhahlara karşı neler yapılması gerektiğini yazmamış, söylememiş gibi.  Dillerinde hala 10. Yıl Marşı vardı. Senin bıraktığın 15 milyon genci, 54 yıl sonra, 54 milyona çıkardık diyemediler. Başları önde, “Cumhuriyetimizi koruma ve kollamak azim ve kararlığını dosta düşmana gösterdik” dediler. Evet, yetmedi çünkü bu mitingler Cumhuriyet’imizin kazanımlarına sahip çıkmak ve “irticaya hayır” demek için yapılmıştı. Yani RTE’ın Başbakan olmasını sağlayan Anayasa değişikliği yapılırken ses çıkarmayan ya da sesi yetmeyenlerin çığlığıydı. 

 Sonuçta değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek, “Cumhuriyet Rejimini (şimdilik) değiştiremiyorsak, Cumhurbaşkanı’nı değiştiririz” dediler. Ve eşi türbanlı olan bir Cumhurbaşkanı’mız oldu.

Eğri oturup, doğru konuşalım: Bir fikre yönelik yaygın halk desteği olmazsa, demokratik koşullarla başarıya ulaşmak mümkün değildir.  Bu mitingler büyük şehirlerde, büyük meydanlarda yapılmıştı.  Genelde eğitim seviyesi yüksek, nefesi açlıktan kokmayan, tehlikenin farkında olan yurtseverlerin organize ettiği mitinglerdi. İrticanın önünü kesmek ve R.T.Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasını önlemek için yapılmıştı.  Tüm bunlar yaşanırken, R.T.Erdoğan Anadolu’nun dört bir tarafını dolaşıp kömür, makarna, nohut dağıtıyordu. “Onlar hem beni, hem sizleri dışlıyorlar; ama bakın ben sizin içinizdeyim ve yanınızdayım” deyip seçim yatırımı yapıyordu. Netice, “sıra kendisine gelmeden, hiçbir kişi, kurum ve kuruluş sıranın kendisine gelebileceğini ÖNCEDEN kabul etmedi!” dersem yanlış saptama yapmış olmam sanırım…

Yakın siyasi ve sosyal geçmişimize bakmak, bir neslin neden başka insanlar için bir şeyler yapmadığı, toplum ve ülke sorunlarına nasıl ve neden kayıtsız kaldıklarını kavramamıza ışık tutacaktır.

Bilindiği gibi  12 Eylül 1980 tarihinde ordu yönetime el koymuştu. Siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar ve siyasal ve toplumsal şiddet olaylarını önlemek adına yapılan askeri bir darbeydi bu.Darbeydi; çünkü oluşumun içinde hiç sivil yoktu. Hatta sonradan, darbenin planlayıcısı ve destekçisinin  Amerika olduğu ve önceden bilindiği iddia edilmişti.

Türk siyasi yaşamında, yaklaşık 9 yıl, demokrasi adına, demokrasi askıya alınmıştı.

80 darbesinde, milyonlarca insan fişlenmiş,  binlerce genç işkence görmüş, birçoğu bu işkenceler sonucu sakat kalmış ya da ölmüştü. Darbeden fiziksel yara-bere almadan kurtulanların çoğu ise, psikolojik travma geçirmişti. Bu insanlar, bilgilerini kendinden sonraki nesle aktarmaya, aşılamaya korkan insanlara dönüştürülmüştü.  Acı deneyimler yaşayan bu nesil; bugünün geçleri olan çocuklarını okula gönderirken, “Aman siyasetle uğraşma, sağ-sol olaylarının içinde olma, hiçbir derneğe, hiçbir kuruluşa üye olma, okula git, hocaları dinle, sınavlardan geçer not al ve diplomanı almaya bak; önce geleceğini kurtar.” diye uyarıyorlardı. (aynı uyarıları iki çocuğuma da yaptığımı itiraf etmeliyim).

 Zaten çocukların kafalarını çalıştırmasına gerek duymayacakları ezbere dayalı bir eğitim sistemi vardı. Sonradan açılan kuran kursları ve artırılarak açılan imam hatip okullarında gençlik yavaş-yavaş uyuşturuldu;  kullanmaya-kullanmaya bir akılları olduğunu bile unuttu gençler.  Egemenlerin yönlendirebileceği sürülere dönüştürüldü.  Sonuçta, sorgulamayan, sesini çıkarmayan, haksızlığa boyun eğen bir gençlik yetişmişti.  Okumayan, yazmayan, okuyup-yazmaktan korkan, soru sormaktan çekinen duyarsız bir kuşak çıktı ortaya. Politikadan uzak durması sağlanan gençliğin duyarsızlığı, kendi iradesi ile seçtiği bir yol değildi; dayatılmış tek seçenekti. Sivil hayata geçişte, darbeyi hazırlayan ortamı yaratan insanların yargılanıp cezalandırılması ve yeni kadrolarla siyasete devam edilmesi gerekirken, tam tersine bu kişilere Başbakan ve Cumhurbaşkanı olmalarının yolunu açık tutarak ödüllendirmişti. Nitekim sonradan Süleyman Demirel, hem Başbakan hem de Cumhurbaşkanı olmuştu. Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz, Türkiye’nin Başbakanı olabildiler.  Ve ne yazık ki bu sorunları yaratan politikacılardan, kendi yarattıkları sorunlara, yine onların çözüm üretmeleri beklenildi.  Çünkü 1960′lı yıllarda politikaya başlamış kişileri yine ve yeniden seçip, Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkanı yapmanın başka türlü izahı yoktur. Deyim yerindeyse bir nesil yok edilmişti.

Duyarsızlığın ikinci yönü ise ekonomiktir.  Adını şu anda anımsayamadığım bir ekonomist “Enflasyonun 3 haneli olduğu ülkelerde ahlak çöküntüsü kaçınılmazdır” der. Türk halkı Özal döneminin öncesinden başlayarak yüksek enflasyonla tanıştı. Çok uzun yıllar da yüksek enflasyonla yaşadı. Bu enflasyonun topluma yansıması tam anlamıyla sosyolojik bir değişikliktir.  Normal koşullarda böylesine köklü bir sosyal değişim ancak iki-üç neslin sonrasında gerçekleşebilirken, yüksek enflasyon bunu çeyrek asırda erçekleştirmiştir. Her gün değişen fiyatlar, paranın alım gücündeki hızlı düşüş, insanların ekonomik kaygılarla yarınlarına ait korkuları, gençlerin ülkelerinin geleceğine olan inançsızlıkları, insanların ne devlete ne ailesine güven duymaması, insanları toplumsalcılıktan bireyciliğe geçirmiştir.  Çünkü cepteki her bir liranın önemi artmıştır.  Yalnızca cebine ve kendi birikimine olan bu güven, kişileri toplumun sorunlarından uzaklaştırıp bireyci, bencil, varlığını devam ettirmekten başka amacı olmayan bireylere dönüştürmüştür. Kardeşi kardeşe, çocuğu ana-babaya, bireyi topluma, hatta devlete düşman eden bireylere dönüştürmüştür. Yüksek enflasyon olan ülkelerde, fuhuş artar, işsiz sayısı yükselir, hırsızlık, yolsuzluk, dolandırıcılık artar ve toplum genel bir ahlak çöküntüsü içine girer.  Toplum içindeki statü ve varoluşun, sahip olunan para ile özdeşleşmesi, kişiyi sadece yaşamaya, kendini düşünmeye iter ve içinde yaşadığı toplumun ve ülkesinin sorunlarından uzak tutar. Bunlar yadsınamayacak gerçeklerdir.

Dikkat edilirse, ülkemizdeki insanların tepkisizliğinde ve teslimiyetçiliğinde de, daha çok ekonomik çıkarların etken olduğu görülmektedir.  Bezginlik, tembellik, korku ve açlık endişesiyle insanlar iktidarın istediği formata girmektedir.

 Peki, Atatürkçü Düşünce Derneğinin 17 Mayıs’ta Ankara’da başlatılacağını söylediği Cumhuriyet mitingleri ülke sorunlarına çözüm getirebilecek midir? Gözaltında ya da tutuklu olanların salıverilmesini sağlayacak mıdır?  Yoksa yine mazlumu oynayacak olan, üstelik yerel seçimlerde puan kaybedip tabanının ayağının altından kaymakta olduğunu hisseden R.Tayyip Erdoğan’ın 2011′de yapılacak olan seçimlerde ekmeğine yağ mı sürdürecektir? Bekleyip göreceğiz.  

Türk halkı çok çetin bir imtihandan geçmektedir. Bıçak kemiğe dayanmıştır. İç ve dış baskılar ve yaptırımlar Cumhuriyet mitingleri ile ne kadar durdurulabilir bilmiyorum. Eğer normal seçimlere kadar dayanılabilirse, ulusumuzun bölünmez bütünlüğü için, aydınlık ve bağımsız bir Türkiye için, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti için, bizlerin tepkimizi meydanlarda olduğu kadar SANDIK BAŞINDA da göstermemiz ve bu hükümeti ülkemizin başından uzaklaştırmamız gerekmektedir.  Kaldı ki her an bir erken seçim olasılığı da vardır.

 Atatürk’ün ilke ve devrimlerini kendisine rehber etmiş olan siyasi partilerimizin kıyılardan Anadolu’nun içlerine Kuzeye, Doğu’ya Güneydoğu’ya akın-akın gidip, sadece tehlikeyi anlatmak değil, aynı zamanda onların aş, iş ve barınma sorunlarına çözüm bulacakları programlarını anlatmaları ve halkın güvenini kazanmaları gerekmektedir. Sivil halkın desteklemediği hiçbir oluşumun başarı şansı yoktur. 

                                                      Yüksel Erdoğru / Marmaris

                                                     http://www.yukselerdogru.com

CUMHURİYET MİTİNGLERİ DERDE DEVA MI?
tarih Tarih: 01.05.2009, 18:29 okunma Okunma: 1504
Yorumla
Ad Soyad
E-Posta (yayınlanmayacaktır)
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
  
2010 ales